Hierapolis Antik Kenti Küçük Eserler Salonu

Batı Ege turu yazı dizisinin daha önceki yayınlarında Cezayirli Gazi Hasan Paşa (Aslanlı Paşa) Anıtı, İzmir Atatürk Maskı, İzmir İlk Kurşun Anıtı, İzmir Saat Kulesi, Alaçatı, Didim Apollon Tapınağı, Eski Doğanbey Köyü, Doğanbey Ziyaretçi ve Tanıtım MerkeziŞirince ve Hierapolis Antik Kenti ile ilgili yazılarımı paylaşmıştım. Bu harika tur noktalarına dair yazılarımı okumak için mavi renkli bağlantılara tıklayabilirsiniz.

Batı Ege turunda gittiğimiz son gezi alanı olan Denizli Pamukkale'de, Hierapolis Antik Kenti içinde yer alan Küçük Eserler Salonu'ndan bahsedeceğim bu yazıda. Antik kentin görkemli tiyatrosu ve travertenlerinin gölgesinde kalmış gibi görünse de bu salon, aslında geçmişin en zarif izlerini barındırıyor. Tarihin derinliklerindeki bu büyüleyici detayları beraber keşfedelim mi?
Müzeye adım attığınızda sizi karşılayan taş duvarlar, aslında MS 2. yüzyıldan kalma devasa bir Antik Roma Hamamı kompleksine ait. Döneminde sadece bir hamam değil; gymnasium ve kütüphaneden oluşan koca bir yapılar topluluğu olan bu muhteşem alan, 1970'li yıllarda başlayan titiz ve kapsamlı restorasyon çalışmalarının ardından, 1 Şubat 1984 tarihinde ziyarete açıldı.

Bugün bu tarihi atmosferin gölgesinde gezerken aslında üç farklı dünyaya tanıklık ediyorsunuz. Müze; görkemli anıtların yer aldığı Lahitler ve Heykeller Salonu, geçmişin en zarif ve ince detaylarını saklayan Küçük Eserler Salonu ve kentin sanatsal ruhunu yansıtan Hierapolis Tiyatrosu Buluntuları Salonu'ndan oluşuyor.
Tapınaklarının çokluğu sebebiyle arkeoloji literatüründe "Holy City" (Kutsal Kent) olarak anılan Hierapolis Antik Kenti'nde ilk yerleşim izleri MÖ 6. yüzyıla kadar uzanmakta. Toplam 1.077 hektarlık (yaklaşık 10,7 milyon metrekare) geniş bir araziyi kaplayan bu kutsal kent; sırasıyla Frigler, Pergamon (Bergama) Krallığı, Roma İmparatorluğu ve Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu gibi devasa medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Bu paha biçilemez tarihe ışık tutan arkeolojik kazılardan çıkarılan eşsiz antik eserler ise günümüzde kentin kalbindeki eski Roma Hamamı'nda, yani Hierapolis Arkeoloji Müzesi'nin Küçük Eserler Salonu'nda sergileniyor.

Salonda göreceğiniz buluntular, sadece Hierapolis kentiyle sınırlı kalmayıp MÖ 4. binden (Kalkolitik Çağ'dan) başlayarak sırasıyla Frig, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar uzanan kesintisiz bir tarihsel kronolojiye sahip. Salondaki eserlerin büyük kısmı Hierapolis Antik Kenti kazılarından elde edilse de Denizli ve yakın çevresindeki diğer önemli arkeolojik merkezlerden (özellikle Beycesultan Höyük kazılarından) çıkarılan küçük buluntular da bu zengin sergiye dahil edilmiş.
Salona adım attığınızda zaman tünelinin en derin noktasına, yani milattan binlerce yıl öncesine gidiyorsunuz. Özellikle Kalkolitik Çağ ve Beycesultan Höyük kazılarından çıkarılan Erken ve Geç Tunç Çağı buluntuları sizi karşılıyor. Şöyle bir yaklaşıp baktığınızda, o dönemin insanlarının ellerinden çıkan koyu renkli, pürüzsüzce parlatılmış çömlekler, zarif tek kulplu fincanlar, gagalı testiler, erzak odası planları ve hatta yan yana dizilmiş taş boncuklar o kadar iyi korunmuş ki...
Bir önceki vitrinin hemen devamında yer alan bölümde Beycesultan İlk Tunç Çağı (MÖ 3000 ila 2000) dönemine ait buluntular sergileniyor. Yan yana dizilmiş koyu renkli taş boncuklardan oluşan kolyeler, üç ayaklı çömlekler, emzikli (gagalı) testiler ve iri gövdeli erzak kapları binlerce yıl öncesinin zanaatkarlığını gözler önüne seriyor.
Duvarda asılı olan panoda "Beycesultan 'L' Açmasından İki Dükkan" başlığı altında antik döneme ait bir "Meyhane (Wine Shop)" ve "Erzak Odası (Food Store)" yerleşim planı yer alıyor. Ön plandaki vitrinlerde ise o dükkanların ruhunu yansıtan kadehler, büyük ritüel kapları, erzak depolama çömlekleri, gagalı büyük bir testi ve iplik eğirmede kullanılan pişmiş toprak ağırşaklar (yuvarlak, ortası delik küçük nesneler) sergileniyor.
Biraz daha ilerlediğimizde, Beycesultan'ın Geç Tunç Çağı (MÖ 1600 ila 1200) dönemine ait büyüleyici bir başka vitrin bizi karşılıyor. Bu bölümde sergilenen eserler, o dönem insanlarının sadece mutfak eşyalarında değil, dinsel ritüellerde ve maden işçiliğinde de ne kadar ileri gittiğini gösteriyor. Vitrinin en dikkat çekici ögeleri arasında sağ tarafta duran büyük bronz bir halka, pleksi stantların üzerinde sergilenen taş baltalar, mermer idoller, ağırlıklar, döküm kalıpları ve arka planda yer alan emzikli büyük ritüel kapları bulunuyor.
Bu vitrinde Tunç Çağı'ndan Klasik Dönemlere, yani Helenistik ve Roma dönemlerine geçiş yapılmış. Burada yan yana dizilmiş uzun gövdeli, incecik boyunlu cam ve pişmiş toprak şişeler, halk arasında "gözyaşı şişesi" olarak da bilinen unguentaryumlar; yani o dönem insanlarının kokularını, şifalı merhemlerini ve parfümlerini sakladığı kaplar. Hemen ön tarafta ise geceleri evleri, tapınakları ve sokakları aydınlatan, üzerleri minik kabartmalarla işlenmiş pişmiş toprak kandiller ile hemen yanlarında duran antik boncuk dizileri yer alıyor.
Bir sonraki bölümde ise Hierapolis'in komşu kenti olan Tripolis Antik Kenti kazılarından çıkarılmış Roma Dönemi günlük yaşam kapları sergileniyor. Vitrin boyunca boy boy dizilmiş amforalar (iri erzak kapları), çift kulplu testiler, minik çömlekler ve servis kapları yer alıyor.
Vitrinin tam ortasında, ince uzun metal çubuklar halinde büyük bir düzenle dizilmiş nesneler, binlerce yıl önce buradaki hekimlerin tedavilerde ve cerrahi operasyonlarda kullandığı antik tıp aletleri. Hemen yanlarında ise kadınların saçlarını tutturmak için kullandığı zarif bronz saç iğneleri, dikiş iğneleri ve sağ alt köşede o dönem geceleri klinikleri ya da evleri aydınlatan, üzerleri minik işlemeli pişmiş toprak kandiller sergileniyor.
Kentin Bizans ve Selçuklu dönemlerine (MS 11.-14. yüzyıl) ait objelerin yer aldığı bölümde; vitrinin sol üst köşesinde asılı duran, üzerleri kazıma desenlerle süslenmiş yeşil-kahverengi tonlarındaki meşhur sırlı seramik tabaklar dikkat çekiyor. Ön taraftaki basamaklarda ise dar boyunlu sırsız toprak şişeler, küçük günlük kullanım kapları ve sağ ortada pleksi stant üzerinde yan yana dizilmiş ticari bronz ağırlıklar (veya halkalar) yer alıyor.
Salonun en zengin köşelerinden birini ise zamana meydan okuyan sikke koleksiyonları oluşturuyor. Bu vitrinde, MÖ 1. yüzyıl ile MS 5. yüzyıl arasındaki geniş bir zaman dilimine tarihlendirilen Roma İmparatorluk Dönemi sikkeleri yer alıyor. Bu antik madeni paralar bölgenin zengin ticari ve ekonomik geçmişini yansıtıyor.
Bir sonraki vitrinde ise bizi Anadolu'nun Türk-İslam dönemlerine ait tarihi sikkeler ve buluntular karşılıyor. Vitrinin üst basamaklarında MS 11. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasına tarihlenen madeni paralar, alt basamakta ise Denizli'nin Buldan ilçesi Türlübey köyü yakınlarında keşfedilen ve MS 12. yüzyıla tarihlenen sikkeler bulunuyor.
Antik dönem kentlerine ait Şehir Sikkeleri ise MÖ 2. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasına tarihlendirilmekte. Sergilenen bu bronz ve gümüş paralar, basıldıkları antik kentlerin bağımsızlıklarını, yerel ekonomilerini ve mitolojik sembollerini gösteriyor.
MÖ 4. yüzyıl ile MÖ 2. yüzyıl arasına tarihlendirilen Helenistik Dönem'e ait antik madeni paralar Büyük İskender'in fetihleriyle başlayan süreçte basılmış olup, üzerlerinde genellikle dönemin krallarının portreleri ile Yunan mitolojisine ait tanrı ve tanrıça figürleri taşıyorlar.

Küçük Eserler Salonu; binlerce yıllık ev eşyalarından tıp aletlerine, kokulardan ticaretin kalbi olan sikkelere kadar yaşamın en ince detaylarını bir araya getirerek bizi adeta zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Geçmişin bu zarif ve mütevazı tanıklarına veda ederken müzenin bir sonraki büyüleyici bölümüne geçmeye hazır mıyız? Batı Ege turumuzun bir sonraki durağında, tarihin ihtişamını ve ölümün sanata dönüştüğü mermer işçiliğini göreceğimiz Lahitler ve Heykeller Salonu'nda buluşmak üzere!